10.19.2011

Evde Kimchi Yapalım!


Lahanalı kimchi (turşu)
Diyor ki, 2 lahana,
2 Kore turbu,
tuz,
şeker,
 1 adet TAZE zencefil,
1 baş sarımsak,
pirinç unu,
(balık sosu),
toz acı biber,
(istiridye),
yeşil soğan,
1 kuru soğan,
pırasa,
(ve eldiven) :-)   lazım geliyor...

Turplu Kimchi (turşu)
İki çeşit yapıcakmış:
Çin usulü, bi de turplu kimchi.
İlk önce Çin usulü...

Kocaman lahanayı ortadan ikiye böl. Kıçlarından azıcık kes. Yıka. Şimdi, her katı tuzla. Tutam tutam aldı tuzları. Yani ne kadardır ki işte, bir tutam bir tutam. :-)

Onu bi kenara koydu. O.o


İkinciye başladı. Büyük Kore turbu. Bizim bildiğimiz turptan da yapılmaz mı? Denemek lazım. -.-"
Soy, diplerini kes. 2 cm lik kes. Onları küp küp kes şimdi. 2x2x2 cmlik gibi. Tuzla.

Onları suya koymuş. Tuzlu su oldu yani. Ve 2 saat beklettikten sonra alt üst etti. Yine 2 saat geçti. Duruladı! O.o
Süzüyor. 3 kez yıka diyor. Sık iyice suyunu çıkar.
Turpları da yıkadı. Süzgeçe koydu.

Şimdi sıra Sosunda! (macunumsu bi şey)

Sweet Rice Flour diyo, bildiğimiz pirinç unu değil mi ya? Türkiye'de tuzlusu var mı ki? O.o :-)

Yarım fincan pirinç unu, 3 fincan su.
Ocağa koy, saydamlaşınca, (mama gibi olmuş) yarım fincan şeker ekle.
Kaynat.
Kaba dök. 1 fincan balık sosu. ( O ne ya, ben dökmem. :p ) Karıştır.
 Kırmızı biber ekle. (Çüş! Koca paketin yarısını döktü. O.o O kadar kırmızı biberi nerden bulucam ben O.o Hem çok acı olur! :s ) Karıştır.
Sarımsak, TAZE zencefil, soğanı rondoda minilt. ::)) Onları da ekle. Karıştır.
Pırasaları jülyen kes. Ekle.
Yeşil soğanı köşeli kes, minikçe, ekle.
Kore turbunu jülyen doğra, ekle. KARIŞTIR. Normal turp koysak. :D
Çiğ istiridyeleri doğra. (Bööööğğğ) :D Ekle, karıştır. Güzel kokuyormuş. Peh! :))
Eldivenlerini giy, bebek! :)
Şimdi, geldik en zevkli kısma. Lahanayı koydu tasa. O sostan sürdü her bir kata.
Dışını mışını iyice sıvazladı. Sonra koydu kaba.
---
Turplu kısım...
Geri kalan sosun içine turpları attı.
Kardı...
Kaba koy.
---
Kapakları kapat. 1 gün beklet diyor.
Sonra aç, bi şey çıkıcak içinden diyo, duman mı ne :D
Tat diyo. Sonra buzdolabında uzuuuun süre saklayabilirmişiz. :))




Pekiymiş, afiyet, bal, şeker olsun.
Yapmayı düşünüyorum.
Tecrübelerimi paylaşacağım a dostlar. :)
~kimyons

10.10.2011

Dance me to the end of Love!


Dance Me to the End of Love-The Civil Wars


"Dance Me To The End Of Love"

Dance me to your beauty with a burning violin 
Dance me through the panic 'til I'm gathered safely in 
Lift me like an olive branch and be my homeward dove 
Dance me to the end of love 
Dance me to the end of love 
Oh let me see your beauty when the witnesses are gone 
Let me feel you moving like they do in Babylon 
Show me slowly what I only know the limits of 
Dance me to the end of love 
Dance me to the end of love 

Dance me to the wedding now, dance me on and on 
Dance me very tenderly and dance me very long 
We're both of us beneath our love, we're both of us above 
Dance me to the end of love 
Dance me to the end of love 

Dance me to the children who are asking to be born 
Dance me through the curtains that our kisses have outworn 
Raise a tent of shelter now, though every thread is torn 
Dance me to the end of love 

Dance me to your beauty with a burning violin 
Dance me through the panic till I'm gathered safely in 
Touch me with your naked hand or touch me with your glove 
Dance me to the end of love 
Dance me to the end of love 
Dance me to the end of love

Leonard Cohen


10.07.2011

Arizona, Great Canyon.

Bakar mısınız? Buraya nasıl gidicez? :(((

Gidelim! Gidelim! Gidelim hadiiiiiiiiii!!!!


Journey through Canyons from Metron on Vimeo.

Arizona'da. 


Bir gün gideceğimi biliyorum. Kore'ye de. Dubai'ye de. Arizona'ya da. Mısır'a da.
Hepsine. Seyşeller'e de.
Allah izin verirse. Bu dünyada gidemezsem, öbür dünyada, bu dünyaya seyahat düzenleyebilir miyiz dersiniz? :D
Cennette.
Peki ya Cennet'e gider miyiz? Gidelim. En çok oraya gidelim. En çok. En çok. Amin. Ya Hayy.
~kimyons

7.05.2011

Once In A Summer

Bir keresinde yazın...


Once in A Summer

sinemalar.com


Bu şarkıyı sevdim~



Masumdular...

Jung-in kitapta yazanları uydururken...

Ağlayan, taşlaşan balıklar. Ve ağlayan karpuz. Dinle, dinle bak... Duyuyor musun? Ağlıyor...
Yesterday, when I was young... :/

Yağmura özendim cidden bu sahnede. :(

Neden burdasın, yalnız başına...?
Bundan sonra dertlerini bana anlat.
Orda bir "Sa rang hae yo" bekledim. :D Ama gelmedi. :D
My lovely couple. <3




Byung-hun Lee & Su-ae 
İlla kesin ölmeden önce seyredin, filan demiyorum. Ama seyre değer. Romantik.
Ve "when I was young" şarkısını keşfettim bu filmle. Güzel~
kimyonss~

6.24.2011

Here I Am

Bu ne kadar güzel bir şarkıdır...
What a beautiful song... 



6.08.2011

Ya sen? Muhteşem!



I believe.

6.01.2011

A Walk To Remember

A Walk To Remember. Evet, bu da ağlattı. :) Seyretmeye değer.
Arabayı anahtarla çalıştırmaları tuhaf geldi. Epeydir anahtarla çalışan bi araba görmemiştim. :)
Vay be, eskiden böyleymiş filan dedim hatta. Halbuki henüz eskimedi anahtarlar. ^^
Demek, eskiyecek.

Ve filmden not ettiğim laf: "Önceden duymadığım bir şey söylemedin." Jamie


Shane West, Landon.
Mandy Moore, Jamie.




5.31.2011

5.29.2011

Black~

Bugün bu filmi seyrettim. Çok ağladım. Seyretmeden ölmeyin. ;)








5.11.2011

hindistan cevizi



Hindistan cevizi içinde yüzmek istiyorum.
Sütünü içmek ve ısırarak yemek istiyorum.
Şu an hindistan cevizi krizine girdim galiba. :)

4.25.2011

Bir mütesettirin tatil güncesi



Muhafazakâr kesimin kapitalizme eklemlendiği en netameli nokta tatil. Peki tesettürlü bir kadının yaz tatili nasıl geçer? Hangi sularda yüzer, hangi kıyılarda boğulur? Sadece haşema onu deniz üstünde tutmaya yeter mi?



Varan 1: Esenköy'de denizanalı kadınlar plajı Yıl 1994. Yalova'nın Esenköy'ünde, kadınlar plajındayım. Çünkü örtülü bir kadınım. Çünkü yüzmeyi seviyorum. Benim gibi, kapalı olan ve kadın-erkek karışık plajlarda denize girmeyen kadınların çokça itibar ettiği bir yer burası. Fakat yine de gelenlerin yüzde 50'si tesettürlü değil; 'Başımın açık olması, halka açık bir yerde mayo-bikini giymemi gerektirmez' diyen kadınlar da burada. Büfeyi işleten bir teyze var; aynı zamanda plajın sorumlusu gibi. O kadar şirret bir hatun ki, sağ olsun, Esenköy sakinlerinin plaja açıktan seyretmeye meraklı tekne sahiplerini püskürtmüş durumda. Allah'tan plaj çok kötü. Kayalıklarla dolu, yerler taş, tek bir kum tanesi yok; çok denizanası var ve Esenköy denizine düşen her şey akıntı nedeniyle buraya doluyor. İyi ki böyle. Zira, iyi bir yer olsaydı, 'kamuya ait' deyip, 'Biz burada da denize gireceğiz' diye tutturan erkekler olurdu. Oysa şimdi buraya zaten kimse tenezzül etmiyor. Ben bir palet satın aldım, bu sayede çok hızlı yüzebiliyorum, kıyıdan iyice açılıyorum, kıyıdakiler karıncaya dönüşene kadar gidiyorum, orada kaya da, deniz anası da, ana da, yavru da olmuyor. İşte bu. Ölürken gözlerimin önünden geçmesini istediğim film şeridi, bu. Üç-dört yıl böyle sürüyor.




Varan 2: Balayında Bodrum ve Ölüdeniz 1. Evlendim, balayındayız. Nedense, Bodrum'dayız. Bir tekne kiralıyoruz. Amaç vakit geçirmek. Adamlar bizi gezdirirken, Ender (kocanın ismi) denize giriyor, ben de izliyor ve tekne demir attığı için kesilen esinti nedeniyle terliyorum. Sonra o kaptana ve yardımcılarına, "Karımın durumu malum, gördünüz yani, tesettürlü, ne yapabiliriz?" diye soruveriyor. Çok girişken. Kaptan "Ayıpsın kardeş, bizim de anamız bacımız örtülüdür, biz arkadaki odaya gireriz, bacımız rahat etsin" diyor. Oda dediği, iki metrekarelik penceresiz bir yer, ben "Olmaz, hayatta olmaz" diyorum, "Üç kişi oraya nasıl sığacak? Hem nasıl güvenebiliriz?" Bu kadar itiraz ediyorum da, kıyafetlerimin altına da mayomu giymişim, hatta 'her ihtimale karşı' yedek kıyafet almışım... Hani bir fırsat çıkar, bir şey olur... 10 dakika kadar denize giriyorum. Adamlar söz verdikleri gibi teknenin o minicik kâbus odasında bekliyorlar. Üç adam. İki metrekare yer. 10 dakika. Ne bencillik ama. Şu memleket evladına bu kadar çile çektirmek reva mıdır? 2. Ölü Deniz'de, kaldığımız otelin yunus balığı şeklindeki pedallı araçlarını sürerek, kimsenin bizi görmeyeceği kadar açılıyoruz. Yine tedbirli gelmişim. Suya atlıyorum. Biraz yüzüp dalıyorum. Dalgıç kıyafetli bir turist çıkıyor daldığım yerden. "Hello" diyor. "Hello" diyorum çaresiz. 'Efendim, yazılacak bir günah varsa, Ölü Deniz'in kör noktasında da olsan gelir seni bulur' oluyorum. Teselli buluyorum.






Varan 3: Kaptan pek tabii erkek, İsmail Türüt'le Rober Hatemo cabası! İstanbul yakınlarında hafta içi kadınlara hizmet veren bir kadınlar plajı varmış diye duyduk, sevindik. İrili ufaklı kalabalık bir kadın grubu ile birlikte Eminönü'nden kalkan vapura bindik; ben ve bir arkadaşım. Kaptan pek tabii erkek. Vapurun yarısı kapalı kadınlardan oluşuyor. Kaptan arkasını dönüyor, nasılsa bakmıyor diye, yol boyunca oynuyorlar. İsmail Türüt çalıyor, horon tepiliyor, Rober Hatemo çalıyor, sonra Tarkan. Habire oynuyorlar. Bir ara batacağız diye endişe ediyoruz. İndiğimiz yerde kum güzel, deniz de iyi. Fakat gün boyu tekneler kadın getiriyor buraya ve pek tabii tekneyi kullananlar hep erkek. Sahil şeridi geniş, en uçlara gittiyseniz onlarla karşılaşma ihtimaliniz düşük. Ama yine de hoş değil, güvenli değil, gidiş-geliş üç saat horon, kemençe ve İsmail Türüt de cabası. Buna dayanabileceğimi sanmıyorum. Bu kaptanın bir seyir defteri var mıdır, neler yazılıdır üzerine tahminler yürütüyoruz. Esenköy hepsinden iyi, Allah'tan Esenköy var.






Varan 4: Caprice'te kadınlar havuzu ve plajda ilk haşema sınavı 1. Yıl 1999. Esenköy kadınlar plajı kapanalı epey oldu. 28 Şubat sonrasında kadınlara mahsus bütün plajlar kapandı. O çürük çarık kıyıyı özlüyorum. '28 Şubat ve kadın bedenindeki izdüşümü'. Tez konusu olur valla. Yok canım, daha neler... Caprice'deyiz şimdi. İş toplantısı artı tatil. Kadınlara mahsus, kenarları brandalarla iyice çevrilmiş güvenli ve üzeri açık bir havuzu var otelin. Eşim plaja, ben havuza. Ama kadın havuzu bu kadar kalabalık bir kadın yekûnunu kaldıracak kadar geniş değil. Üstelik çalınan müzikler beni rahatsız ediyor. En iyisi Anna Vissi. Bangır bangır Mustafa Sandal, Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Sibel Can, Mezdeke. İnsanın walkman'inden kendi müziğini dinlemesi imkânsız, kenarda hem güneşlenip hem kitap okumak imkânsız. Tamam, King of the Convenience beklemiyoruz, tasavvuf müziği de olmaz burada, ama Paco de Lucia gibi, herkesi az çok memnun edebilecek şeyler torbaya mı girdi Allah aşkına? Başkalarının müziğine mahkûm olmaktan nefret ediyorum. 2. Ertesi gün ilk 'haşema'mı satın aldım. Otelde market-mağaza karışımı bir yer var, oradan. Hem havuz ortamına katlanamadım, hem de plajda tek başına denize girmekten sıkılan kocam ısrar etti. O kadar çirkin ki bu haşema, tarife lisan yetmez. Bir kere başlığı Ku-Klux-Klan'ın kukuletalarına benziyor (2007'de daha iyi modelleri var artık, o ayrı). Neyse ki zaten hamileyim, estetik filan düşünecek halde değilim. Yine de başlığını biraz usturuplu bir şekle dönüştürmeyi başardım. Deniz çok iyi, yandaki otellerden de gelen var. Ayağımdaki paletler ve o garip giysi ile gerçekten berbat görünüyorum ve işte, bir çocuk parmağıyla beni gösterip 'kral çıplak' diyor. Şöyle oluyor: Babasına beni gösteriyor ve "Baba, bu teyze neden böyle giyinmiş?" diye soruyor. Babası da "Parmağınla gösterme oğlum, çok ayıp" diyor, "O teyzenin kişisel tercihi" diye de ekliyor. Kibar adam. Ama o tercih filan deyince, o garip giysi tümüyle üzerime kalıyor. Bu giysiyi seçmekten başka bir seçeneğim olmadığı için, "Kişisel bi şey değil" gibi bir laf ediyorum. Karı koca sonradan çok gülüyoruz bu olaya, hatta espriye malzeme çıktı diye üzerine abanıyoruz bile denilebilir. Ertesi gün ben yine aynı kıyafeti giyip sahile iniyorum ama bu kez ortalarda Andersen masallarından fırlamış bir çocuk yok, büyükler de halden anlayan, insanı gıcık eden bir saygı içindeler, malzeme çıkmıyor. Komedi hafiften drama kayıyor. Kocam "Üzülme, zengin olursam sana bir ada alacağım" diyor. Kazandığını aynı gün yemeyi-dağıtmayı erdem addeden E.'nin ağzından ilk ve son kez duyduğum bir şey bu: Zengin olmak. İslami kesime zengin olma motivasyonu temin etme noktasında kadınların payı sandığımızdan da büyük. Ve tatil, mütedeyyin kesimin modern kapitalizme 'ailece' eklemlendiği en görkemli nokta. Hem kapanalım, hem denize girelim, hem konfor olsun, hem gazoz soğuk gelsin... Adamların eli mahkûm sanki; kapitalizmi dinileştirsinler ki kazanabilsinler; kazanabilsinler ki kapalı karıları mutlu olsun... Oy, oy, oy...




Varan 5: Palamutbükü'nde kimselerin olmadığı yalan! Çocuk büyüdü. Palamutbükü'nde sakin, hoş bir butik oteldeyiz. Knidos Butik Otel. Çocuk havuzda çok eğleniyor. Civarda tenha yerler varmış, 'Kimseler olmuyormuş ama kimseler...' diye duyduk geldik. Çok güzel kır kahveleri var sahi. Yüksek volümlü müzikler çalmıyor; Moğollar gibi, Erkin Koray gibi, hatta Üç Hürel gibi... 70'ten sonrasını saymayı unutmuş, iyi de etmiş bir yer burası. Balık lokantaları da iyi. Ama kimselerin olmadığı bir yalan. Ne kadar gitsek, ne kadar açılsak, birilerinin geçme ihtimali hiçbir zaman sıfırlanamıyor. Güvenli değil. Sonunda bir yer buluyoruz. O kadar dolambaçlı ve girift bir yoldan gidiliyor ki, varabilmek için bazı kayaların üzerinden atlamak gerekiyor. Çocuk kayalardan atlarken düşüyor nitekim, dizi kanıyor. Sonra unutuyor hemen. "Bu ailemle ilk tatilim, çok mutluyum" deyip durması, beni daha da üzüyor. Kabul etmem lazım ki, denize olan sevgimin maliyeti yüksek. Kendi kendine işkillenip her işareti hayra yorduğun ilk gençlik hezeyanları gibi, karşılıksız bir aşk bu. Kocam da sinir olmaya başladı. Örtülü olmam bir kaprise dönüştü. 'Ne yapsam, memnun olmuyorsun' un umutsuzluğuna gömüldü. Tatilde tesettür, konserin ortasında detone olan bir solist gibi. 'Sorumluluk' ve 'Allah'a söz vermiş olmak' gibi şeyler, 'tatil' ambiyansına hiç uymuyor. Beş yıldız adı altında bir tek, 'kadınlara özel havuz' sunan, bu hizmeti doğru dürüst sunamayan yerlere beş yıldız ücreti ödemek hiç de adil değil. Karışık plajlar da 'haşema'nın su geçirir, güneş geçirmez dokusuna, görsel boyutunun elverişsizliğine tosluyor.




Varan 6: Bodrum'da kadın kaptan: Dinimiz kocayı hoş tutmayı emreder! Yıl 2006. Bodrum'da, 55 yaşında bir kadın kaptan buldum. Ölen kocasından kalan küçük tekneyi işleten Ş. Hanım, dört gün bizim için çalışacak. Sabah çıkacağız yola, bizi tenha, kimsenin gelmediği koylara götürecek, ben, oğlum ve E. rahatça denize gireceğiz, akşam geri getirip bırakacak. Kaptan kadın olduğu için benim için sakıncalı bir durum olmayacak; Ender erkek olduğu için ve bir erkeğin örtünmesi elzem olan yerleri zaten mayo altında kaldığı için, Ş. Hanım epey yaşlı olduğu için, hem zaten benim dışımdaki herkes için hava hep hoş olduğu için... Teoride sorun yok. Pratikte var. Ş. Kaptan benim kendisini böyle bir hassasiyetten dolayı tercih ettiğim fikrine bir türlü ayamıyor. İstiyor ki müşterisini en güzel, en iyi koylara götürsün. Sorun şu ki, oraya varmamızdan yarım saat sonra başka kaptanlar da ağzına kadar dolu teknelerle gelip, burnumuzun dibine demir atıyorlar, o vakit ben saklanacak delik arıyorum. Ş. Kaptan'a "Bizi kötü, dalgalı yerlere götür, mühim değil" diyorum, "Yeter ki kimsenin gelmediği yerler olsun." Ş. Kaptan'ın beni iplememek için çok nedeni var: 'Ama beyin de iyi denize girsin, adam bütün yıl çalışmıyor mu, çocuk iyi denizde yüzse olmaz mı, bıdı bıdı bıdı' diyor (Benim de bütün yıl çalıştığımı biliyor oysa). Fakat baklanın can alıcı kısmını sona saklamış. Söylediğine göre, kendisine bir yıl kapalı gelen, ertesi yıl açık geliyormuş. Denizi, güneşi, yüzmeyi seven hanımlar fazla dayanamıyormuş kapalı kalmaya. Para da olunca artık... Çarşaflı gelen kadınlar dirayetliymiş ama. Onlar açılmıyorlarmış. Siz deyin aydınlanma, ben diyeyim tokat. Önemli tespitler bunlar. E. de "İyi dedin abla, ben de açacam artık bu kadını, gelecek yıl söz, açık getirecem" diye bir 'geyik' başlatıyor. Kadıncağız dalgaya maruz kaldığını anlamayıp, bir cesaret, aşk ile bir daha çalıyor: "Benim bir müşterim vardı, senin gibi böyle neşeli, tatlı dilli. Karısı da böyle senin karın gibi kapalı... Kaderi benzemesin. Adam gezmeyi eğlenmeyi severdi, kadın da ona uymazdı, herif gitti kendine böyle gezmeyi eğlenmeyi seven, sarışın, civelek uyumlu bir ikinci hanım aldı. Ara ara gelir ikinci karısıyla. Yaa kızım. Kapanmak iyi de, koca kısmını da üzmemek lazım. Hem dinimiz kocayı hoş tutmayı emreder diye bilirim ben şu kıt aklımla..." Ş. Kaptan'ı seviyorum. Hiç ticari zekâsı yok ve hiç Serdar Ortaç dinletmedi bize. Belkıs Özener çaldı, hiç değilse. "Müziği kapatır mısın?" deyince de terslenmedi. Lakin vakitlice susmayı bilmiyor, konu geyik meyik derken iyice bereketleniyor. Bir ara koca alıyor sazı: 'Anın içinde olmayan, Allah'a yol alamaz' gibi, 'Şükrü olmayanın kulluğu da su götürür' gibi, anlamlı anlamlı şeyler... Haydaaa... Yüzeyde kulaç atma hevesimin kursağımda kaldığı yetmemiş gibi, bir de derinleşeceğiz öyle mi? Allah'ın ipine sarılın diyor âyet. Güneş yağı ve deniz suyu ile karılmış, kumdan bir ipi kastediyor değil herhalde. Pardon. Ben sadece biraz yüzmek istemiştim. Sınırlarımı delmeden yüzmek istemiştim... Bu arada berbat müziklere maruz kalmadan yüzmek... Sorun değil. Keep walking. Bu son olsun.




Varan 7: Ben olmayınca sular daha berrak, kimsenin suyu bulanmıyor Yıl 2007. Alternatif turizm hizmetleri arttı diyorlar. Hatta komik yaygaralar kopuyor. Onlarca kadın küçük bir havuzda. Üç hizmeti beş yıldız fiyatına kakalamaca. Alternatif. Bildiğim bir hikâye. Fazla anonim. Bol kakofoni. Canım tatile çıkmak istemiyor artık. Bizim 'bey' de arada bir Solar Beach Club gibi yerlere gidiyor; erkek arkadaşlarıyla, erkek erkeğe kamp yapıyor, trekking'e merak sardı, Çamlıhemşin, yayla turizmi vs. Elinden geleni yaptı. Yorgunluğumu onun sırtına hamledecek değilim. İyi bir adam. 'I know what you did last summer' tadında bir gerilimi hak etmiyor en azından. Ne yapalım? Ölürken gözümün önünden geçeceğini umduğum film şeridi için, başkaca kareler bulurum ben de. Erkek gibi çalışırım, al sana kare. Üstelik güzel bir oğlum var. Bütün yıl yüzdü oğlum. Olimpik havuzda yüzme dersleri aldı. Sünger Bob kare pantolon izliyoruz birlikte. Ben aradan çekiliyorum ve görüyorum ki ben olmayınca, sular daha berrak, kimsenin suyu bulanmıyor artık. Bir zamanlar örtülü olmak hiç de kişisel bir şey değildi. Ama hayat artık çok farklı. Kışta ve yazda, işte ve evde, evlilikte ve tatilde. Artık hayat, kişiye özgü bir bencillik biçimi olarak algılıyor örtünmeyi. Oysa hâlâ, hiç de kişisel değil bu. Deniz'den ayrılıyorum, kendiliğinden oluyor bu. Nasıl derler, ilişkimiz yürümüyor...




NİHAL BENGİSU KARACA

Trabzon... (Muhteşem İnsanlar -2-)



Trabzon...

Trabzon'un bana en güzel hediyesi... Cemil Mor'du.



Hocam, gerçekten nasıl söylenir ki...

Büyümek istemezken, ben tam da en çok büyümek istemediğim dönemde sizi gördüm.



Küçük bi' kız.

Çok sevdiği bi' hocası var. Onu gördü uzun bir aradan sonra.

Eski günleri hatırladı.

Hatta coğrafyası hep berbat bi' kız çocuğu.

Ama o izohips haritasını bile öğretmişti sıra arkadaşına. Onları falan da düşündü.

Özledi...



Zaman neden geçer ki?!

Neden büyürüz ki!? Gün geçtikçe daha çok hatıra, daha çok acı.

Yaşarken güzel. Geri dönüp bakınca da güzel.

Ama, günlerin geçmesi... Geri gelmeyeceğini bilmek belki de... İnsanın canını acıtıyor işte!

Ve bir gün gelecek, 'geçecek bir günümüz' bile kalmayacak.

O vakte kadar, Allah'a emanet olun hocam.

Bir dahaki sefer daha uzun olsun inşallah. Nilüfer hocamı ve prensesleri de görmeliyim! :)

Sizi seviyorum...

Selam ve dua ile...



15.03.2011 - İstanbul'a dönerken...

kimyon secil

Muhteşem İnsanlar -1-

Benim "Coğrafya"m hiçbir zaman iyi olmadı.
Bir defasında sabaha kadar oturup çalıştım.
Buzul çağı, dinazorlar, bigbang, izohips haritası...
En kötü notlarımdan birini almıştım.
Ama karşımda öyle bir insan vardı ki...
Derler ya: "Not önemli değil." diye.
Yok, ben hiçbir zaman güvenemedim bu lafa.
Ama bu derste, bu lafı hiç duymasam da umrumda değildi not.
Cemil Hocam vardı benim.

Çok baba adamdı, bizi severdi, bizi kollardı. Bize kızardı da... :)
Onu çok seviyorduk.
Artık görmesek de onu, biliyorduk, o hep aynı yerdeydi.
Orada olduğunu bilmek güzeldi.
Şimdi, yerinde değil. Gitsek, göremeyiz; zaten daha da gitmeyiz... :)

Aslında mesafe artsa da önemli değil.
Cemil Hocam hep Coğrafya dersinde.
O hep orada. O hep anlatıyor. Ben hep dinliyorum onu.
Hala sevmiyorum Coğrafya'yı.
Olsun.
Ama seviyorum onu anlatanı.

Yolunuz açık olsun hocam.
Öğrencileriniz bol olsun.
Üzmesinler sizi.

Meslektaşınız oluyorum yavaş yavaş, bakarsınız bir yerlerde karşılaşırız.
Siz emekli olmazsınız kolay kolay. :)

Görüşmek üzere Hocam.
Selam ve dua ile...

26.06.2010

kimyon secil

Bir Öğretmenden...

TÜRKİYE'DE YAŞANMIŞ GERÇEK BİR OLAY

(bir öğretmenin ağzından)

"Sınıftaki öğrencilerimden yarın için bir not defteri getirmelerini istedim.

Sınıfın tek musevi kızı -herkes defteri getirmesine rağmen- iki hafta geçmiş olduğu halde istediğim not defterini getirmemişti ve böyle devam ederse yahudi kızı sınıfa almayacağımı söyledim.

Ağlamaya başladı. Maddi durumu yerinde bir ailenin kızı oldıuğunu biliyordum. Neden ağladığını sordum.

'ÖĞRETMENİM NE YAPAYIM? YAKO ON GÜNDÜR DÜKKANINI AÇMIYOR, BAŞINA BİR ŞEY GELMİŞ OLMALI.' dedi.

Acaba yahudilerden başka birinden alışveriş etmeyi kendi ırkına saygısızlık addedecek bu kızdaki sadakatin kaçta kaçı bizim Türk gençlerinde var?"

Hitler ve Stalin...

Hitler ve Stalin bir barda oturmaktadır...

Bir adam içeri girer ve barmene "Bunlar Hitler ve Stalin değil mi?" diye sorar.

Barmen "Evet, onlar" der. Sonra adam onlara doğru yürür ve sorar: "Selam, ne yapıyorsunuz?"

Hitler cevaplar: "3. Dünya savaşını planlıyoruz."

Adam sorar. "Gerçekten mi? Neler olacak?"

Hitler: "Bu sefer 14 milyon Yahudi'yi ve bir bisiklet tamircisini öldüreceğiz." der.

Adam sorar: "Bir bisiklet tamircisi mi???!" Hitler Stalin'e döner ve der ki:

"Gördün mü, sana kimsenin 14 milyon Yahudi'yi takmayacağını söylemiştim!"

Bir Ruh Macerası

"Ölüm var ya ölüm... Hımmm... Çok tatlı bir şey ölüm!" profiterol yermiş gibi yapmıştı yüzünü... Mürşit.



“Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum... 

Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… 

Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… 

Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi… 

Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; 

ama o günlerde o nimetin şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. 

Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… 

Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. 

Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.” 




"Onlara ne keder ne korku vardır..." ayetini okudu... Hayret verecek derecede nüfuz etti bu söz bana; belleğimin en derinlerine kazındı. "Onlara ne keder ne korku vardır."


Ayşe Şasa
Bir Ruh Macerası
Şubat 2010

Danıştay bu bayram 'kurbanları' Yargıtay ile ortak kesti

Dinozorlar koçlara kurban olsun!

Mezar taşları reklam panosu değil alçal biraz.
Burada iyisin! Adının önemli adamlarla anılmasını istiyorsun ne güzel.
Ölünce alnının hakkıyla ekmek bölen demirci Ali Ustayla yan yana gömüleceksin itirazın var mı?

Önemli kararlara imza atıp bowling yasalarına döndürdüğünüz ülkeyi cebinizden çıkarmak ve sonrasında çekilip mısır gevreği yemek istiyorsunuz orası aşikâr!
Sonra barolar yürüsün hukukun derisi yüzülsün Danıştay’a bağış edilsin. Kurban etmeye çalıştıklarınızın vicdan mahkemesinden temyiz çıkmaz bilirsin!

Feride, çiftlikten çıkardıkları yasaları toprağa süren adamların inananların geleceğini KURBAN eden kararları neden bu bayram aldıklarını sorguluyordu.

Bu darbe bağışıklığı, bu sefillerin elinden yüzümüze sürülen fil kelepçeleri hepsi orducu taraflarını kaşıyan, gaddarlığa aşina bir yargı sisteminin, elimize ve yüzümüze bulaştırdığı hukuksuzluktan başka bir şey değildi.

El elin yasasını arya söyleyerek arar bu aryacı fazlasıyla akustik hamamcı kafayla boş kağıt terleten onunla yetinmeyip İmam Hatiplere göz dağı vermek için kat sayısı yani Cumhuriyeti inşa etmek için laiklik müteahhitliğine soyunmuş bu kafaların çarpıp bölünebileceği rakam ancak 0.2 olabilir diyordu feride.

Yeter artık sayın çuvalcılar! Vatanı nasıl kurtardığınızı gördük onuncu yıl marşlarında ödlek koro şefleri gibi titreyip 0.2 lik olaylarla uğraşıp o devasa, o anıtsal DANIŞTAYINIZI bu rakamlarla karşı karşıya getirmeniz bile yazıklanacak bir hukuk sistemiyle KURBAN avına çıktığınızı gösteriyor. Oklarınız ve delilleriniz vıcık vıcık FİŞLERLE dolu. Putlaştırdığınız inanç sistemi gibi dayattığınız ilkelerinizin başımızda açacağı daha fazla yara kalmadı.

İsteseniz de istemeseniz de bu kat sayı problemi sizler gibi torunlarını bekleyen mendilin içine lokum doldurma potansiyeli olan yaşlılarla değil bizlerle yani kör noktanıza gelen yani iyi dikizleyemediğiniz imam hatipli gençler tarafından çözülecek. Sayın yurttan sesler korosunun nakarat amatörleri. Bugün belki olur ya bu gaddarlık sizin markanız, 0.2’le yeniden despotlaşır yeniden şahlanırsınız.

Ki siz bu ağarmış hukuk sistemiyle hiçbir şeyi başaramayacaksınız. Aldığınız kararlar Allahın bir gün vereceği karardan büyük olmayacaktır.

Buyurun bayram namazına eğer o namazdan sonra edilecek dualar kısmına tahammülünüz varsa.
Buyurun!

Esra Elönü - Haber 7

Kurbanların Kulisinde Bay Çupir


Koçlar alışılagelmiş "me" sesinin kısalığı dışında uzun ve aydın cümleler kurdular...


-Biz kesilen kurbanlarız kanımızı Kevser'e akıtmaya gidiyoruz... İyi insanların elinden cennete düşüyoruz. Söyle insanlara bizi kısa kessinler yolumuz uzun.

Söyle insanlara bizi bağışlasınlar, ekmeğinin içi soğuk bir oda gibi bomboş olan bir çocuğun içine koysunlar ve biz de onları cennette bekleyelim... Ve söyle insanlara bayram bir günah tatili değildir. Bir de bize yaslanıp hayvanları ve doğayı korumak isteyenlere de ki Kurbanlar Allah'a gittikçe korunur, derileri bir yoksulun ayağını ısıttıkça sevinir. Veteriner kapılarında bizi vahşet diye yazanlara da de ki boğazına tasma takılıp sokak sokak gezdirilen zengin dekorları hayvanlar değiliz biz cennetin süsüyüz. Tüm bunları söyle.. Ve bir de selam söyle bizlerden..


Bay Çupir hıçkırarak gülüyordu. Sevinmişti. Koşarak gitti kurban pazarına. Ve cennete gitmeyi bekleyen kurbanlara el sallayarak bir koç seçti kendine. Kucakladı ve kısa kesti...


Yolları uzun dedi içinden....

Yolları uzun...

KURBANLAR BAĞIRIYORDU: BİZİ KISA KES.

Esra Elönü

Bir Evlilik Alışverişi

Doğrudur. Etrafımdaki evlilikleri inceliyorum.

Evlilik ne, niye var, niye uydurulmuş, neden sürmüş, daha ne kadar sürecekmiş, ne zaman evlenilirmiş bakıyorum. Ben birşeye çok uzun sure bakmadan göremem. Öyleyim.
Son bir iki yıldır, ‘öyle değilim, böyle değilim'leri serbest bıraktım. Öyleyim böyleyim. Beni ben yapan da öyle böyle şeyler. ınsan, nasıl çocuğunu güzel çirkin demeden bağrına basıyorsa, kendine de bunu yapmalı. Karakteri topal, ruhu şişman ya da huyu şaşı da olsa, kendine sarılmalı. Öyle kendine sarılmış insan görünce, hayran oluyorum. Kendini çekiştirip duranlar beni huzursuz ediyor. Tabi bu, hep aynı kalalım demek değil, ‘değişmezlerle barış' diyelim. Bir ‘öyleyim' yazdım, konudan koptum. Konu romantik. Konu komedi.
Konu aşk.
Bundan bir ay önce, uzun yıllardır evli bir çiftin erkeğine sordum: siz nasıl tanıştınız? Bu adamı gözünüzde, esmer, uzun boylu, yakışıklı ve rüzgarlı hayal edin. Eşini de neşeli, hayat sever, karizmatik, güzel bir koy gibi. Anlattı. Sonra da dedi ki, ben ona evlenirken birşey vaat ettim, karşılığında da birşey istedim. Biz kızlar, bir ağızdan bağırdık: NEYDı O, NEYDı?!
‘Eğer benimle evlenirsen, ömür boyu sıkılmazsın!'
YAAAAAaaaaaaaaa...
Tereyağın teflon bir tavada, kısık ateşte, bir taraftan öbürüne kayısı gibi, bir kamaşma oldu kalbimizde. Öyle yaaa'ladık. Sonra o kanat oldu, sonra hayal oldu, sonra uyandık karşımızda gerçek oldu, aaaa'ladık. Kaldık kalakaldık. Duymak istediğimiz tam da bu muydu? Buydu galiba, çünkü daha sonra bunu tanıdığım bütün kadınlara anlattım ve hepsi birer tereyağ gibi yumuşadılar. Kadınlar için bu cümle, bir avuç dolusu anahtar demek anladım. ıçeride bir değil, onlarca kapıyı açıyor. Yüzümüzde gülümsemeyle döndük. Aptaldık. Ve aptallık böyle tatlı ve gerçek biryerdi işte. Karıştık, karmaşıklaştık, tarttık da noldu? Hayat basitti. Hem de öyle basittik ki. ıki soruda anladık.
Peki karşılığında ne istediniz?
Huzur.
Bu pazartesinin de alışverişi budur.

Nil KARAİBRAHİMGİL
nilfm@hurriyet.com.tr

Ramazan Geldi -4-

İftarını meleklerle beklediğim, orucunu gözyaşıyla tuttuğum ramazan geldi..

İçimde şeytanın fısıltılarıyla açılan bütün kapıları kapattım. Şeytanın uğrayacağı bütün kapıların değiştirdim kilidini. Şimdiye kadar israf ettiğim geceleri bir teheccüt secdesiyle müjdeledim. Tespihim, günah suları kıyıya vuran bir deniz gibi çekildi. Ellerim çocukların saçlarını ve kalplerini okşayan bir peygamber gibi verdi zekatını. Gözlerim dünyanın faniliğini gören perdesini, hiç açmayarak tuttu orucunu. Göğüne Kevser karışan bir ramazan yağmuru bekliyorum..

Bir ramazan yağmuru..

...
E, Elönü

Ramazan Geldi -3-

İftarını meleklerle beklediğim, orucunu gözyaşıyla tuttuğum ramazan geldi...

Uykumu ilaçlayan ve ölü rüyalarla doyan gafletimin siyahı kalkıyor üzerimden.
Dualarımı taşıdığım valizimi açıyorum, ağırlığını seve seve taşıdığım valizimle,
Cemaati gözyaşı olan camilere taşınıyorum. Ellerim göğün avlusundan inmesin,
Çıkmasın toprağa gömdüğüm pişmanlıklarım yerinden. Kuyulardan çekilsin ateşe verilmiş kervanların saçları ve hayırlı sözlerimizin ömrü uzasın bu ramazanda...

...
E,Elönü

Ramazan Geldi -2-

İftarını meleklerle beklediğim, orucunu gözyaşıyla tuttuğum ramazan geldi..

Ağlıyorum, ağladıkça kefenleniyor kinim, öfkem, gururum... Gözümden düşen her parçanın tamamlandığı, kuşları sakin, dirilişi asıl seher vakitlerini alıp dualar ülkesine gidiyorum. Gecenin ilahisiyle sahuruna kalktığım, vadileri cennete açılan tepelerden iftarına baktığım ramazan için topladım ayet çiçeklerini. Okudukça açıyorum, ağladıkça affım yenileniyor, sükutumla öldürüyorum günah çığlıklarını.

...
E,Elönü

Ramazan Geldi -1-

İftarını meleklerle beklediğim, orucunu gözyaşıyla tuttuğum ramazan geldi..

Hazırlanıyorum.
Eli ayağı tutmayan eskimiş ruhumu kazıyorum bedenimin duvarlarından. İçine günah batmış ruhumu örümceklerin af ağlarını ördüğü bir gözyaşı çukuruna gömüyorum. Acizliğimi tıka basa nefisle dolduran şeytanın cenazesine gider gibi bir düğün sevinci buluyorum kendime. Aynaları kırılmış kendini bilmekten yoksun kendime, bir tövbe mağarası arıyorum. Kimsenin bilmediği bir kimse olmak için, Rabbin beni bildiği bir seccadede, yaratılışımın miladı olacak secdelere kapanıyorum...

...
E,Elönü

''Baro''metreni al gel, İmamhatip basıncını ölçelim

Baronuzdan ek adaletsizlik dersleri almak istiyorum hocam!

Ben de sizler gibi KAT(!) çıkmak istiyorum da!

Biri: Matematiğin nasıl evlat!
Feride: HESAPlarınıza uymadığı sürece kötü.
Biri: Hangi konularda zorlandığını bilmek isterim yavrum!
Feride: EŞİTSİZLİK denklemleri!
Biri: İŞLEME koyamıyorsun yani hımm!
Feride: Sizin kadar iyi değiliz !
Biri: Yardımcı olmamı ister misin?
Feride: AYRIMCI olarak mı?
Biri: Anlamadım
Feride: Yani şunu söylüyorum AYRIMCI olarak mı YARDIMCI olacaksınız.!

Şunu söylüyorum beni avukat olarak mı dinleyeceksiniz yoksa eşitsizliğin KATLARI olarak mı? Bu hazımsızlığınız, bizi birbirimize eşit kılan Allah’ın toprağında sizi yüksek kılacaksa, alçalmadan aşağıda olmak bize zaferdir.

Analitik düşünüyorum diyerek GERÇEĞİN sırtlarında cüppe değiştirip balo avukatı olacaksam, evlere sipariş adam savunacaksam, ilkemi ilkesizce kanatan darplarınıza karşı susup, demokratik sünepelik zirvelerinde adalet arayan tilkiler gibi başı dumanlı yasaların savunucusu olacaksam ve sen de kalkıp lütuf operatörü olarak bize Avukat olmanın şartlarını parmak hesabıyla sayacaksan seninle eşit olmamaktan duyduğum şerefle yıllarca geçinirim!

Yüzünüzdeki peltek ifadeyi anlıyorum. Yüzünüzde Eyvaha kürek çeken kaslarınızın ATLARI neden DANIŞTAYA koşuyor daha iyi anlıyorum. Aynı marşla, aynı andla sınıflarına girmeye çalışan imamhatiplileri sınıfsız yargılarla bilemeye çalıştığınızı ve asla güç yetiremeceğiniz bu ruha kişiliksiz beden kalıplarını oturtmak için neden ayakta kaldığınızı şimdi daha iyi anlıyorum. Sen benim olmak istediğim yerin avukatı olabilecek bir adam gösteremezsin ama ben senin olduğun yerin ANALİTİĞİNİ sıkıp suyunu çıkaracak bin tane İmam hatipli gösterebilirim. Bu kadar insan kimsenin hatrı için imamhatipli olmadı bu saatten sonra yüksek adaletinizin hatrı kalmasın diye avukatlık cüppesine değişilecek bir onurumuz yok! “

Allah’ın adaletinden malzeme çalarak zafer ağrısı çeken geniş karın sahipleri!

Hesabın sahibi matematik değil, Allah’tır.

Esra Elönü

Çileğin Kilosu Kadar Etmezsiniz !

Çileğin Kilosu Kadar Etmezsiniz !

Feride, armut sapından oluşan çilek görünümlü eskitme zihniyete bakıyordu. Akıllarıyla taş düşüren bu kafaların iş yerlerinde çalışıp her dakika örtü ezikliğine bürünmektense evlerinde reçel yapıp günlerini şekerlendiren kızların onurlarını alkışlıyordu. İş başvuru formlarında bile ÇİLEK ÇÜRÜĞÜ LAİKLİK dayatmalarını gören Feride, armudun asaletini tercih edercesine restini çekiyordu. Bu örtülü kızları müşteri olarak da kabul etmediğiniz zaman dürüst sayılırsınız sayın çilekçi efendiler

Atatürkçülüğü ticarete yansıtarak çağdaş tüccar zekânızın yeterince keskin olmadığını, Fatih’e aktarmalı olarak gönderdiğiniz örtülülerin çıkmayan seslerinden güç alarak ispat etmeye çalışıyorsunuz. Yazık! Burada din başvuru formu yok, iş başvuru formu var dolayısıyla siyasi yalakalığınız bir forma cevap olabilecek nitelikte değil aksine rüküşlükte. ÇİLEK TESETTÜR olsaydınız cevabınız da farklı olmayacaktı diyordu Feride. Ticari ahlakın kökleri de sizin kurumsallaştığınızı zannettiğiniz mülklerinizin bahçesinde değil. Sonradan görme bir üslupla ezmeye çalıştığınız örtünün kökleri de zaten sizin bahçenizin verimsiz toprağına muhtaç değil. Sizden iş dilenen örtülü kızlar da zaten bizden değildir.

Din üzerinden ticaret yapmakla Atatürkçülük üzerinden ticaret yapmanın farksızlığını medyaya yansıyan hatta ucubelikte kas yapmış cevabınızla gördük teşekkürler. Siz çileğinizi toplayıp laik teraslarda kurutmaya devam edin başörtüsü toplamak haddinize değil! Bizden gibi görünüp hurma paketleyen İslamcı muhafazakâr kurumlar da bu cevabı gördükten sonra ölçüleri bir, mankenlik evrimini tamamlamış sarı ve kıtlama elemanları çalıştırmaya devam etsinler.

Kompleksli kurumlarınız bir kızın hangi cevapla susturulmaya çalışılmasına mâl oluyor bir görün! Sahip çıkmadığınız örtülü kızların çilek gibi ezilmesine müsaade eden paralı zihniyetinizin basitliğini uzaktan izleyin. Muhafazakar kurummuş.(!) Siz hurmalarınızın içine KIL DÜŞMESİN diye bone taktıran zihniyetin liderliğini yapıyorsunuz.

Ne hurmacılar döküldükleri ağacın asaletini taşıyabildi
Ne de çilekçiler ederleri kadar dik durmayı başarabildi.
Arada kalan bu kızlara Allahın adaleti armağan olsun.

Esra Elönü - Feride'nin Günlüğü'nden.

1.16.2011

page 56

Rules:
* Grab the book nearest you. Right now.
* Turn to page 56.
* Find the fifth sentence.
* Post that sentence along with these instructions in a note to your wall.
* Don't dig for your favorite book, the coolest, the most intellectual. Use the CLOSEST.



"Değil mi ki sen bir delisin."

1.15.2011

TVXQ! - Keep Your Head Down



Abi, yine yaptınız yapacağınızı ya!
Her şey çok güzel de o bir örnek rengarenk takımlar ne oluyor!?
Yapmayın şunu işte! Yakışmamış abi!
-
Ama "Keep Your Head Down". İyi iş.
Bir de "Maximum"!
Kimyon bunu beğendi. =)

1.14.2011

Everybody's Fine ~

~ Everybody's Fine ~
Yönetmen -> Kirk Jones <- Director
Senarist -> Kirk Jones, Massimo De Rita <- Writter



Güzeldi. ^^
That was good. ^^
"Beni ağlatmayan filme film demem" demiştim. 
Ağlattı.
I've said that 
"If a film doesn't make me cry, 
that is not a real film."  
This one  makes me cry...

Robert De Niro. 
Önünde saygıyla eğiliyorum. 
Conratulations.
Muhteşem bir oyunlucuk ya... 
That is a very good performance...
Ondan ders almak isterdim. 
I would love to take some lessons from him.
Şahane olurdu. :D
That could be wonderful. :D


Anneme ithafen bu sahne...